“Kur Korumalı Mevduatlar, fakirlerin zenginlere yardım etmesi anlamına geliyor”

Kur Korumalı Mevduatlar Kuru Düşük Tutmaya Yetecek mi?

Buraya kadar yapılan açıklamalardan anlaşılacağı üzere, kurun düşmesinde etkili olan iki ana unsur var. Birincisi yüklü döviz satışı, ikincisi de faizin kur endeksli olarak anormal artırılmasıdır. Faizin artırılması kur korumalı TL mevduatı uygulaması ile sağlandı. Buna göre elde edilen faiz geliri eğer kur artışından kaynaklanan gelirden az olursa, bu fark bankalar-Merkez Bankası-Hazine aracılığıyla  ilave bir faiz geliri ile mevduat sahiplerine ödenecek. Bu kazanç stopaj vergisinden de muaf tutulacak. Vade sonunda faiz yüksekse zaten onu kazanacaksın, ama kur getirisi daha yüksek oranda artmışsa aradaki farkı kapatacak şekilde banka faizine ilave yeni bir faiz kazanacaksın. Garantili ve ballı bir faiz kazancı yani. Şimdi faizci olmak varmış diye birilerinin aklına gelebilir doğal olarak. Tarihte faiz gelirleri elde edenler hiç bu kadar korunmamıştı. Kaybetme olasılığı hiç yok.

Faize karşı oldukları (nas olduğu) için, güya bunu çaktırmadan yapmak istediler. Bunu kimse yutmadı tabii ki, demek isterdim. 26 Aralık’ta Yeni Asya gazetesi “Faize sözde savaş, özde teşvik” manşetiyle çıktı. Herkesin bu şekilde doğruyu görmesi gerekirken, vatandaşlar arasında hala hükümetin faiz hassasiyetine sahip olduğuna inananların sayısı az değil. Çünkü Diyanet kur korumalı ilave faize caizdir dedi; bunun adını faiz değil hibe olarak yorumladı. Bu vehametin eleştirisi ayrı bir konu. Ama çoğu vatandaşın ekonomik davranışları üzerinde etkili olacağı kesin.

Sonuçta gelinen aşamada hükümet erkanı kur yükselişi beklentisi nedeniyle ortaya çıkan döviz talebinin önünü şimdilik almış durumda. Ancak dövizin düşürülmesi başarısı neredeyse sadece bu hesapların açılmasına indirgenmiştir. Hükümet cenahı tarafından başarılı olunduğu ifade edilmiştir. Vatandaşa çok iyi sunulmuştur. Vatandaş gelişmeyi halay çekerek kutlamıştır. Bu olay bana göre Malatya Sendromu olarak tarihe geçmiştir (Stockholm Sendromu’na atfen söylüyorum).

Bununla birlikte kur korumalı TL vadeli mevduat uygulamasının başarısını etkileyebilecek birçok kısıt var. Örneğin yurt içinde yerleşik olmak, gerçek kişi olmak, belli vadelere bağlı kalmak, belli tarihlerde döviz hesabına sahip olmak gibi. Örneğin vadeden önce çekim yapılması durumunda mevduata garantili faiz ödemesi yapılmayacaktır (Diyanet’in kulakları çınlasın, mevduata garantili faiz diyorum, hibe demiyorum!).

Bunun gibi yakın gelecekte ABD’de faizlerin artması ve benzeri uluslararası gelişmeler de kurların düşük düzeyde kalmasını ve kur korumalı faiz politikasının başarısını zorlaştırabilir. En önemlisi döviz birikimi olan kesimler (daha çok iktidara yakın kesimler) döviz bozdurmaya devam edecek mi? Vatandaş bu politikaya uyup yastık altında veya bankada döviz tutmaktan vaz geçecek mi? Vazgeçip kur korumalı TL mevduat hesabı açacak mı? Bu hesapların toplam tutarı toplam döviz talebini yeterli düzeyde sürekli olarak düşük tutabileceek mi?

Bu soruların cevabı evet ise kur konusunda iktidar için sorun yok; ama satılacak veya kur korumalı TL mevduat hesabına dönüşecek dövizlerin sınırlı olduğu, dolayısıyla sorunun sonsuz bir şekilde çözülemeyeceği de görülmelidir.
Ayrıca vatandaşın dövizlerini bırakacağını konuşurken, aksine vatandaşın döviz almaya başladığını da görüyoruz. Hatta bu nedenle dolarizasyon oranının bir miktar arttığını da görüyoruz. Çünkü dolar 12’ye düştükten sonra borcu olanlar, ödemesi yaklaşanlar ve hükümetin bu hamlesine güvenmeyenler korunmak için bir haftada 2 milyar dolara yakın döviz satın almaya devam etmişler. İstanbul Mücevherciler Kuyumcular ve Sarraflar Derneği Başkan Yardımcısı da olan Mehmet Ali Yıldırımtürk “Önceki gün talep gözle görülür bir şekilde arttı. … Satıcılar oldukça az, ihtiyacı kadar satanlar var. Faizler düşüyor, enflasyonun da yüksek seyredeceğini düşünenler birikimlerini korumak için hala ya döviz ya da altın alıyor. … İkisi de dengeli olmak üzere alış ağırlıklı işlemler var. Anadolu’dan da talep oluyor” şeklinde fiili durumu gösterdi.

Sistemin başarısını daha çok uygulama sonuçlarına bakarak görebileceğiz. Örneğin bankalardaki döviz tevdiat hesapları toplam mevduatın %65 kadarını (bu oran aynı zamanda dolarizasyonun da bir ölçüsüdar) oluşturuyor. Bu oranın nereye kadar düşeceğini görmemiz gerekir. Bunu takip edeceğiz.

Anlaşılacağı gibi döviz hesaplarında çözülme çok da kolay olmayacak. Hükümetin sadece buna güvenmesi mantıklı değil. Bu yüzden ilginç uygulamalara da tanıklık ediyoruz. Örneğin bankalar kredi alanlara döviz almama sözü verdiklerine dair bir yazı imzalatmaya başladılar. Bu  durum, yeni uygulamanın ciddi bir döviz kontrolü politikasına dönüşmeye başladığını da gösteriyor. Bunun sonuçları ise, 1980 öncesinde görüldüğü gibi ithal ikameci politikaların tıkanmasına ve ihracatın baltalanmasına kadar uzanır.

Bu uygulamayı zorlayacak bir de sistemin maliyet tarafı var. Bir kere dolar 18 lira iken tasarruf, güvence, girdi temini, ithalat, gelecekteki borç ödemesi gibi nedenlerle döviz almış olanlar büyük zararlara uğradı, perişan oldular. Bunlar için yapacak hiç bir şey yok maalesef. Eğer enflasyon aşırı bir şekilde devam ederse, dövizini bozduranlar garantili faiz alsa bile anaparadan ne kadar kaybedecekler? Bunu hesaba katacaklardır.

Dövizini bozdurup TL mevduatına geçecek olanların alacağı kur farkı doğrudan Hazine’ye yük olarak yansıyacak. Hazine’nin şimdi bile yüzde 23 civarında olan borçlanma faizi daha da artacak. Bu yükler devletin vatandaşa yapacağı eğitim, sağlık ve diğer hizmetleri törpüleyecek.

Ülkede gelir dağılımı adaletsizliği daha da artacak. Çünkü bu uygulama gelir transferi bakımından fakirlerin zenginlere yardım etmesi anlamına geliyor. Doları ve parası olanların “garantili faiz gelirleri” diğer bir ifadeyle “kur farkı faiz gelirleri” tüm vatandaşların vergileriyle karşılanacak. Bu durumun Anayasa’ya aykırı olduğu da görülebilir.

Hazinenin garantili faiz ödemeleri Merkez Bankası’nın para basma / emisyon desteği ile birlikte yürütülecekse, ülke genelinde enflasyonun devam ettiği de görülecek. Yani bu harcamalar enflasyonun nedenlerinden biri olacak. Fiyatlar geriye doğru rijittir, yani esnek değildir. Bu ve girmediğim diğer iktisadi nedenlerle, kurlar 12’lere düştüğü halde daha önce çıkmış olan fiyatlar çok az istisna dışında düşmedi, bundan sonra da düşmeycektir. Garantili faiz ödemelerinin başlaması, Ocak’ta gelecek yeni zamlar ve populist ücret-maaş artışları enflasyonu beslemeye devam edecektir.

Zaten bugün ki fiyatlar doların 7-8’lerden 10-12’lere çıkmasının bir sonucu idi. Kısa süreliğine gördüğümüz 18’lerdeki bir kurun fiyatlara etkisi henüz ortaya çıkmamıştı ki, biz de 18’e bağlı fiyatların düşmesini bekleyelim. Vatandaşın önemli bir kısmı bunu tam göremiyor ve pahalılığın geri geleceğini zannediyor.

Böyle olmakla birlikte aşırı ücret-maaş artışları ve sosyal yardımlar gibi ilave bazı popülist transferler vatandaşların algısı üzerinde bir illüzyon oluşturabilir. Satın alma güçlerinin geri geldiğini düşünebilirler. Bu illüzyonun etkisi 5-6 ayı geçmeyebilir. Çünkü hükümetin politikaları reel politika değil, yani üretime yönelik politika değil, finansal politikalardır. Üretimdeki tıkanmaları ve hayat pahalılığını parasal/parasal hareketlerle kısa sürede kalıcı olarak düzeltemezsiniz.

Bu Gelişmelerin Seçimlere Etkisi Ne Olur?

İktidar, seçimlerin Haziran 2023’te yapılacağını açıklıyor. Buna ne kadar inanabiliriz? Faizlere karşı olduklarını söyledikten hemen sonra garantili-ballı faize geçmeleri kadar. Dolayısıyla erken hatta baskın seçim olasılığını dikkatlerden uzak tutmamak gerekir. Şu anda iktidarın tüm politika adımlarını seçime yönelik attıkları gözlerden uzak değil. Muhalefet aksini düşünürse zaman kaybeder.

İlk önce asgari ücretler 2 bin 825 TL’den 4 bin 250 TL’ye çıkarıldı. Yüzde 50 civarında ciddi bir şahit olduk. Bunlara popülist yeni adımlar eklenebilir. EYT’lilerin sorunlarının çözülmesine, Ocak ayında işçi ve memurlara Erbakan zammına benzer bir maaş artışı verilmesine, öğrenci burslarına, hasta, dul, yaşlı ve sakatları ilgilendiren sosyal yardımlara astronomik zamlar eklenebilir. İktidar şu an kurlardaki düşüşü lehinde kullanmayı başarmış görünüyor. Malatya sendromu bunu gösteriyor. Bunu da devam ettirmek isteyecektir. Bunun için kurların 10-14 bandında kalması için çaba sarfedecektir.

Öte yandan iktidar muhalefeti susturmaya ve durdurmaya çalışacaktır. Deva Partisi’nden Metin Gürcan’ın tututkalnaması ile başladılar. CHP, İYİ Parti, Deva Partisi, Gelecek Parti, Saadet Partisi, liberal Parti ve Demokrat Parti gibi millet ittifakı ekseninde toplanabilecek tüm partileri ve Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu gibi başarılı isimleri yıpratmaya, şeytanlaştırmaya, terörle işbirliği içinde göstermeye, hatta tutuklamaya varan uygulamalarla bastırmaya çalışacaktır. HDP’ye yönelik politikaları kapatmaya kadar gidebilir. AKP’nin diğer partilere yönelik bu politikalarının analizlerini siyaset bilimcilere bırakıyorum. Fakat bütün bunları seçimi etkileyecek şekilde muhalefeti yok etmek ve rakiplerini bertaraf etmek amacıyla yapacaklardır.

İktidar ekonomik ve siyasi olarak bu politikaları izlerken, bir yandan da paralel bir şekilde anketleri izleyecektir. Öncelikle Akp’nin %30 olan oyunun %40’lara çıkmasını hedefleyeceklerdir. Bunun çok mümkün olmadığını görürlerse, %35’lerde de seçime evet diyebilirler.

Kurun düşmesi ve kur garantili TL mevduat hesabı uygulamasının vadeleri ve diğer popülist politikaların hayat pahalılığını elimine etmesi tüm illüzyonlarla birlikte 6 ay kadar hükümete bir zaman kazandırabilir. Bu yüzden 6 ayı geçmeyecek şekilde baharı geçmeyecek şekilde bir erken seçim kararı vermelerini bekleyebiliriz. Bu da yine anketlerin desteklemesi koşuluyla Mayıs-Haziran civarı demektir. İlk erken seçim olasılığında Haziran’ı geçmek yoktur. Hülya Avşar, Deniz Seki ve Ahmet Özhan gibi sanatçıları piyasa sürdüklerine göre, bu senaryo bir baskın seçim olarak denenmeye başlamış görünüyor.

Eğer anketlerde %35’e bile ulaşamadıklarını görürlerse, sonbahara, hatta sonbahardan ziyade 2023’ün ilk üç ayına da seçimeri sarkıtabilirler. Ekonomik sorunlar 2023’te de devam ederse, o zaman ekonomik OHAL dahil olmak üzere diğer seçenekleri devreye sokabilirler. Mevzuat açısından bir sorun görmezlerse, ekonomik OHAL’e dayanarak seçimleri 2024’e bile sarkıtabilirler. Ekonomik OHAL iktidara da zarar verecek bir süreçtir. Ekonomik çöküşün ve beceriksizliğin kamuoyu düzeyinde kabul ve tescil edilmesi anlamına gelir. Akp aleyhine yapılacak her şeyin meşru gerekçesi de olur. Bu yüzden bu seçeneğe gerek kalmadan seçimleri tamamlamayı düşüneceklerdir.
Bu analiz Akp’nin ekonomi politikalarındaki son gelişmeleri ele almaktadır. Ancak daha  çok muhalefet partilerine yol gösterici olma özelliği taşımaktadır. Devam eden bir ekonomik kriz ortamında ve yaşanan diğer sorunlarla birlikte eğer Akp yeniden bir seçim başarısı daha elde ederse, bu Akp’nin başarısı değil, muhalefetin başarısızlığı olarak tarihe geçecektir. Bu yüzden tüm muhalif siyasi partiler zaman kaybetmeden tüm politikalarını yeniden gözden geçirmeli ve millet ittifakı etrafında bir çekim merkezi oluşturmalıdır. Bu uğurda gösterilecek her türlü çaba sadece ekonomik refah için değil, aynı zamanda tüm sosyal, kültürel ve siyasal alanlarda ülkemizin hak ettiği yere gelebilmesi için fazlasıyla değecektir.

Dolar Kuru 18’den 12’ye; 12’den Nereye – 1

Profesör Sencer Ali Köse / Aktif Haber
 

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.