Arap basınında geçen hafta: Türkiye seçimleri; Laiklikle İslamcılığın savaşı

Pazar günü gerçekleştirilecek cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri Arap Dünyasında büyük bir dikkatle izleniyor. Özellikle de son 10 yıldır Türkiye’nin Ortadoğu ve Arap Dünyası’ndaki birçok krizde yerini alması ve bölgedeki mevcut dengelerde önemli bir unsur olması bu seçimlerin Arap Dünyasında daha da dikkatlice izlenmesine neden oluyor.

Bu hafta Arap basınındaki birçok yorumcu Pazar günkü seçimlerin Türkiye ve bölge açısından önemine dikkat çekerek, bu seçimleri iki zıt kutbun çekişmesi olarak değerlendirdi. Arap medyasında seçimlerle ilgili bazı makalelerden derlediğimiz yorumlar şu şekilde:

‘ARAP DÜNYASI YÜZYILIN SEÇİMLERİNE NASIL BAKIYOR?’

Türkiye’de yapılacak ‘yüzyılın seçimlerine’ birkaç gün kala Arap başkentleri öyle görünüyor ki sonuçları büyük bir endişeyle beklemiyor. Bu seçimler, Türk dış politikasında son iki yıldır yaşanan dönüşümlerden önce olsaydı, Arap başkentleri bu seçimleri nefeslerini tutarak beklerdi. Ancak zaman değişti, eski düşman sadık bir dost veya muhtemel bir müttefike dönüştü.

Bölgedeki gerek Arap başkentleri gerekse de diğer ülkeler seçimlerdeki taraflara aynı şekilde yaklaşmıyor. Bazı taraflar Erdoğan’ın Ankara’daki beyaz sarayını terk ettiğini görmek istiyor. Belki de Şam, bunu en çok isteyen başkenttir. Hem de Türkiye ve Suriye arasındaki normalleşme yolunda önemli bir mesafe kaydedilmesine rağmen. Bu ilerleme de Şam’ın müttefikleri Moskova ve Tahran olmasaydı olmazdı.

Körfez Arap ülkeleri ise Türkiye’yle eksen çekişmeleri ve vekâlet savaşları sayfasını kapatmış durumda. Hatta bugün Erdoğan ve rejimini desteklemeye daha yakın. Aksi takdirde Suudi Arabistan, seçime aylar kala Türk Lirası’nı güçlendirmek için Türkiye Merkez Bankası’na 5 milyar dolar yatırma girişiminde bulunmazdı. Birleşik Arap Emirlikleri de, Türk ekonomisinin damarlarına daha fazla yatırım pompalamaz, Katar da hem çatışma hem de uzlaşma zamanlarında güvendiği müttefikini desteklemek için tüm enerjisini seferber etmezdi.

Kahire, Türkiye ile uzlaşma dosyalarının en önemli kısımlarını halletti. Amman ise son on yılda ortaya çıkan farklılıklara ve çekincelere rağmen, Türkiye’yle normalden daha fazla bir ilişki sürdürüyor. Ancak her iki ülke, bunu açıklamasalar da “Altılı Masa’ya” Erdoğan ve partisinden daha yakın. Ankara ile aralarındaki eski anlaşmazlıkları gidermenin, İslamcılar yerine Atatürkçülerle daha kolay ve sorunsuz olacağına inanıyorlar.

Filistin’deki taraflar bağlamında, her ne kadar Türkiye’nin Hamas tarafında olduğu kabulüne rağmen Ankara Filistin yönetimi ve Filistin devlet başkanlığıyla iyi ilişkilerini korudu. (Oraib El Rintavi / El Meyadin TV internet sitesi)

‘YENİ OSMANLICILIĞA DEVAM MI? ATATÜRKÇÜLÜĞE GERİ DÖNÜŞ MÜ?’

Türkiye’de var olan keskin kutuplaşmanın ışığında yapılacak olan seçimler, sadece genel anlamda iktidarı kazanmak için bir seçim yarışı değil.

İki kutup arasındaki bu çekişme son yıllardaki gelişmelerden ve yaşananlardan dolayı herhangi bir devletin karşı karşıya kaldığı iki ana meseleyle ilgili derin bir çekişme halini almıştır. Bunların ilki devletin kimliğinin ne olacağı meselesidir. Türkiye, son yıllardaki değişimlerine ve dönüşümlerine rağmen şu an Erdoğan ve partisinin temsil ettiği ‘Yeni Osmanlıcılık’ ekseninde mi kalacak? Yoksa Atatürk’ün partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin öncülüğündeki ‘Atatürkçülüğe’ geri mi dönecek. Millet İttifakı, Kılıçdaroğlu’nun söylemlerinde de görüldüğü gibi demokrasi ve özgürlükler bağlamında Batı ve ABD ile ittifak kurmaya daha meyilli durmaktadır. Bunun yanı sıra Rusya ile ekonomik ilişkilerin korunması, Suriye’yle çekişmenin sonlandırılması ve Türk askerinin Suriye’den çekilmesi ve de Suriyeli mültecilerin ülkelerine geri gönderilmesinden yana olduğunu göstermektedir.

Diğer mesele de stratejik eğilimlerin ne yönde olacağıyla ilgilidir. Bu mesele ilk meseleyle yani devletin kimliğiyle ilgili meseleyle de bağlantılıdır. Devletin kimliği doğuya yönelme ve İslam âleminin meselelerine daha fazla eğilme konusunu belirleyecektir. Ya da tekrar Batı’ya yönelerek Türkiye’nin önceliği tekrar Avrupa Birliği’ne katılma ve de Amerikan siyasetine daha fazla bağlanma şeklinde olacaktır.

Dolayısıyla seçimler sadece önümüzdeki 5 yılda Türkiye’yi kimin yöneteceğini belirlemeyecek. Nasıl bir Türkiye olacağını ve de Türkiye’nin kimin yanında duracağını da belirleyecektir. (Muhammed Sadi İdris / BAE El Haliç Gazetesi)

‘TÜRKİYE SEÇİMLERİ: LAİKLİKLE İSLAMCILIĞIN SAVAŞI’

Pazar Günü 60 milyon dolayındaki Türk seçmen ülkenin yeni cumhurbaşkanını seçmek için sandığa gidecek. 600 milletvekilinin seçileceği bu seçimlerde 3.5 milyon dolayında yurtdışı seçmen bulunuyor ve seçmen sayısı bunlarla beraber 64 milyon civarında oluyor.

Pazar günü yapılacak seçimler herhangi bir normal seçim niteliğinde değil. Aksine Erdoğan’ın temsil ettiği İslamcılık ile Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği laiklik arasındaki bir savaş niteliğindedir. Dolayısıyla Erdoğan’ın kaybetmesi durumunda laikliğe geri dönüş ve devletin İslamcılaştırılmasının önünün kesilmesi hususunda ülkenin bir devrim yaşaması bekleniyor. Bunun yanında Erdoğan’ın 2018’de getirdiği tek adam rejiminin tekrar gözden geçirilmesi de bekleniyor. Belki de Kürtlerle sınırlı da olsa bir uzlaşma da. Kılıçdaroğlu’nun kazanması laiklik açısından da tarihsel bir zafer niteliğinde olacaktır. Zira Alevilik mezhebinden bir isim ilk defa cumhurbaşkanı olacak. Bu da Türk tarihinin en büyük tabularından birinin yıkılmasına kapı aralayacaktır. Erdoğan’ın kaybetmesinin ayrıca yayılmacı Osmanlıcılık projesine de büyük bir etkisi olacaktır. Belki de dış politika Arap Coğrafyasında tarafsızlık ilkesi bağlamında tekrar düzenlenir. Atatürk’ün ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’ ilkesi çerçevesinde. (Muhammed Nureddin / Lübnan El Akhbar Gazetesi)

‘SEÇİMLERDE ULUSLARARASI DENGELER ÖNEMLİ ROL OYNUYOR’

4 Mayıs Pazar günü yapılacak Türkiye cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri, iki büyük akımın karşı karşıya gelmesi şeklinde olacak. Bunlardan biri ılımlı İslamcı bir partinin muhafazakâr milliyetçi bir partiyle kurduğu ittifak. Ki bunlar Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi. Diğer akım ise Cumhuriyet Halk Partisi liderliğinde laik kesimin azınlıktaki partilerle kurduğu ittifak. Her fırsatta ve her önemli bir iç gelişmede bu iki kesim arasındaki farklılıklar ve çekişmeler gün yüzüne çıkıyor.

Erdoğan seçim yarışında sadece içeriye yönelik bir seçim programıyla çıksaydı bir dönem daha kazanması daha da zor olabilirdi. Bunun sebebi de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin son 20 yılda kalkınma yolunda kat ettiği yola rağmen ülkenin içinde bulunduğu zor ekonomik koşullardır. Bu nedenle Erdoğan, Türkiye açısından birçok önemli dış krizde elde ettiği başarılarla seçimde elini güçlendirmeye çalışacaktır. Bunlar arasında Suriye’deki durum, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki savaş, Rusya ve Ukrayna savaşı ve Doğu Akdeniz’deki gaz savaşlarına dâhil olma var.

Bunlara bakıldığında Türkiye seçimlerinde uluslararası faktörün önemli olduğu görülmektedir. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa, kazanacak kesimin bir sonraki dönemde politikaları belirleyeceği perspektifinden bakmaktadır. Kuşkusuz, Erdoğan’ın ittifakı Batılı kesimlerin nazarında hiç de sempatik görünmüyor, aksine çoğu Erdoğan’ın kaybetmesini ve bu seçimin onun döneminin bitişi olmasını diliyor.” (Beşir El Bekir / El Arabi El Cedid Gazetesi)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir